Yürek ister!

Sana dokunmayan yılana dokunmak yürek ister! Suya sabuna dokunarak yaşamak yürek ister! Çiti dolaşacağına itle dalaşmak yürek ister! İşte ben böyleyim. Karışma, yapma diyene çok kızarım. İç sesimle konuşmayı çok isterim. İç sesimle konuşamadığım anlarda asla politik olamam. Yüzümden bir şeylerin ters gittiğini hemen anlarsınız.


Konuşamamak.. tıkanmak. Bazen boğuluyorum gibi hissederim kendimi. Sus! Sen kadınsın. Sus! Sen eğitimcisin. Sus! Sen annesin. Sus! Sen eşinden ayrılmış bir kadınsın. Sus! Sen devlet memurusun.


Susuyorum artık çoğunlukla.


Doktora gidiyorum. Çok sinirleniyorum. Susuyorum. Evladını, biriciğini emanet ediyorsun doktoruna.


Bir gün kızıma teşhis koyuldu. Papiller Karsinom! Ne demek ki!? Hastaymış. Gece öğrendim aslında. Test sonuçları çıkmıştı. Malign yazıyordu. Papiller Karsinom yazıyordu. Anladım. Kötü bir şey vardı. Belki de ben günah işledim onun cezasını çekiyordum. Belki de iyi bir anne olamadım onun cezasını çekiyordum. Sus! Arzu dedim sus! At kendini dışarı. Kimse bilmesin. Sakın ağlama. Sus! Sustum. Değişik doktorlar biyopsiler derken ameliyat oldu. Konusunda en iyi doktorlardan biri dediler. Adını Zeus koydum bu doktorun. Ameliyata kadar gözüme öyle görünüyordu. Zeus kızımı karşısına aldı. Henüz 15 yaşında. "Ömür süren bu hastalıkla kısalmayacak" dedi. "Temizledik tümörü. 117 lenf aldık. Tiroidini aldık. 11 tane kötü huylu tümörün vardı." dedi ve hızla çıktı odadan, kendince esprilerini havada uçurarak. "Çocuğa bir hafta, anneye bir ay rapor yazın" diyerek. Daha sonra öğrendim ki aynı esprilerini diğer annelere de yapıyormuş. Sus! Arzu dedim sus! Arkasından koştum. Koridorda tuzlu yiyecek tüketebilir mi artık diye sordum. Yine kendince yüksek sesle espri yaptı Zeus. "Şap içir şap" diye bağırdı koridoru inleterek! Sus! Arzu dedim sus! "Atom verilecek. "Yüzde 99.9 temizlendi. Atomda cilası olacak". Öyle dedi bize daha sonra muayenehanesine gittiğimizde. Bizi iyi bir doktora gönderdi. Nişantaşı'nda özel bir muayenehane. İçeri girdik tedirgin. Hastalığı, tedaviyi tanımaya çalışıyoruz. Yaşlı bir doktor elinde kızımın dosyası, ayakta karşıladı bizi. Yüzümüze bakmadan. Dosyalara ciddi ciddi bakarak, "Niye bu kadar geç kaldınız?" dedi sustum. Yutkundum. Boğuldum. Göz yaşlarım içime akıyor. Söyleyecek çok söz var. Susuyorum.


Atomu aldı. Bir numaralı özel hastanenin arka kapısından çıkardılar bizi. Aman kimseye zarar vermeyelim diye kabul ettik. Yağan yağmurun altında dakikalarca aradığım ve bulamadığım valeye içimden sövüyorum. Sus, diyorum, Arzu sus!


Nihayet eve geldik. Doktor günde defalarca duş alsın dedi. Atomu vücudundan atması gerek. Baktık sular kesilmiş. Depomuz var ama faaliyete geçiremiyoruz bir türlü. İki bloklu sitemizin diğer bloğunda oturan üniversite hocası komşumuzun izni yok. Deprem olursa su deposu apartmanı yıkar diyor. Zaten evin dayanıklı olup olmadığını anlamak için evinde kendi kilolu kızını zıplatıp, sallanıyor mu diye bakıyormuş. Şaka mı? Hayır. Kendi ağzıyla toplantıda söyledi. O zaman da sus! Arzu sus demiştim. Neyse kimseye yaklaşamıyoruz, kızımın ev hapsi var atomdan dolayı. Bize zarar vermesin diye odasından bile çıkmıyor ama bir şekilde hallettik duş sorunumuzu.


Altı ay sonra atomu veren doktora tekrar gittik. Ultrason ve el muayenesinden sonra tekrar atom alması gerektiğini söyledi. Zaten yine susuyordum ama bu sefer çok kızgındım. Çünkü yine şaka yaptığımı düşüneceksiniz. Doktorun sekreteri kan tahlillerini mail atmıştı ve onlar aslında doktorun istedikleri çıkmadı. Doktor önce bize kızdı. Sekreterin hatası olduğunu söyledim. Cep telefonundan açıp göstermek istediğimde görmek istemedi ve ağzında bir şeyler geveledi. Biz de doktoru değiştirmeye karar verdik.


Süper biri diye gittiğimiz doktor ki karışıklık olmasın diye ona da Einstein diyelim. Yine çok iyi bir hastanenin isim yapmış doktoru. Bol sohbet ediyor. Kızımla ve benimle her konuda konuşuyor. Muayene süresi uzuyor ama nedense hastalık ve test sonuçları hakkında konuşmuyor. Muayene sırasında kırk yıllık dost gibi sohbet ediyor. Hastalıkla ve test sonuçları ile ilgili bilgileri ağzından zorla alıyoruz. Sıkılıyor ama mecburen dinliyor hatta sohbete katılmak zorunda hissediyoruz kendimizi. Bize yurt dışından bir iğne getirteceğimizi, onu Lara'ya 6 ay sonra enjekte edeceğini az bir atom vererek testler yapacağını söyledi. Kızım Lara'da o sırada 16 yaşında. İğnenin ne olduğunu soruyorum. "Trogen" diyor ama "Ne olduğunu, ne olacağını sorma, anlatmam" diyor. Şaşırıyorum. Niye diye soruyorum? "Hayır" diyor. "İnternette bile aramayacaksın. Anlatsam da anlamazsın" diyor. Bir deneseniz diyorum. Ben öğretmenim, belki anlarım. "Hayır diyor." Öfke ve korku çığlıkları boğazımda susuyorum. Altı ay korkuyla, öfkeyle susuyorum. Bu arada dahiliye uzmanı olan bir arkadaşıma iğneyi soruyor öğreniyorum. Bana yapılan kan tahlillerinde tümör belirteci olan triglobulin seviyesinin sıfırlaması gerektiğini, oysaki Lara'nın tahlil sonuçlarında ufak bir yükselme olduğunu anlatıyor. Her gün kullanmak zorunda olduğu ilacı keseceğiz. Bu ilaç baskılamayı bırakacak. Ancak ilacı uzun süreli bırakmak, hastayı olumsuz etkilediği için bu iğnenin hasta konforunun arttıracağını ve süreyi kısaltacağını anlatıyor. Ben de öğrenmem gerekeni kolayca bir kerede anlamış oluyorum. Neyse Lara iki dozlu iğneyi kullandı. Sonuç geldi. Değer daha da yüksek çıktı. Doktorumuz bizi yine karşısına alıp uzun sohbetlerin sonunda, zorlanarak, hayat süresinin kısalmayacağını ama tümörün varlığından emin olduğunu, tümörün çok küçük olduğu için henüz kendisini göstermediğini, gösterdiği zaman tekrar ameliyat olacağını anlatıyor. Ameliyatı duyar duymaz bende yine endişe başlıyor. Her seferinde 6 ay beklemek zor ve sıkıntılı bir süreç oluyor. Bir gün dayanamadım. İyi bir şeyler duymak adına ameliyatı yapan doktorumuzu, Zeus'u arayıp durumu anlattım. Bana 8 çıkan triglobulin seviyesinin yüksek olduğunu, boyunda olsa ultrasonda kesin olarak görülürdü" dedi. "Orda görülmediyse metastaz yapmıştır. Şu yerden randevu al, şu doktora git, orda pet çektir, getir, ameliyatı yapalım. Muhtemelen akciğere gitmiştir. Orda kitle halindeyse ameliyat, yayılmış halde ise kemoterapi yaparız" dedi. Siz kızıma bitti demiştiniz; atomla cila atacağız demiştiniz. Şimdi akciğerden bahsediyorsunuz. Kızımı size nasıl emanet ettiysem öyle geri istiyorum dedim. Bana "tamam işte dediklerimi yap" dedi. Yine sustum.


Ağlamak istiyorum olmuyor. Evde kızımın yanında ağlayamıyorum. İş yerinde, başlarda bir iki kere salya sümük ağladığımı hatırlıyorum ama öğrencilerin beni öyle görmelerini istemediğim için artık onu da yapmıyorum. Çok geceler arabaya binip ağlaya ağlaya sokaklarda dolaştığımı bilirim. Annemle, kuzenimle, kardeşlerimle ve okulda bir kaç arkadaşımla dertleşiyor bazen de kendimi tutamayıp ağlıyordum. Ancak iki kişi bunu yapmamı engelledi. Başta çok kırıldım ama şimdi daha serin kanlı olmayı öğrendim. Artık sorduklarında gözlerim dolmuyor. Hatta başkalarının yanında sorulduğunda sıradan bir olay gibi bahsediyor, geçti diyorum. Bir arkadaşıma tahlillerin sonucu çıktı dedim. Lara'nın tahlil sonuçları hep çıkıyor dedi bir elini sallayıp diğeri eli ile sigarasından aldığı dumanı savurarak. Diğer arkadaşım, ablam diyebileceğim biriydi. Evlenirken, boşanırken yanımda olan 25 senelik dostum dediğim kişi. Artık aynı şehirde yaşamadığımız için telefonda görüşüyoruz. Bana doktor metastaz yapmıştır dediğini söylerken ağlıyorum diye "ağlama kişiliğin ile yanlış düşünceler yansıtıyorsun" dedi. Bir daha ağlamadım. Sustum. Ameliyatı yapan doktor benle konuştuktan sonra tedaviye devam ettiğim Einstein arıyor. Metastaz olamayacağını, tümörün boyunda olduğunu, pet çekiminin de çok zararlı olduğunu, zaten Lara'nın çok fazla atom aldığını ve bunun yanlış olduğunu söyledi. O da kendince haklı olabileceği esas vurucu cümleyi kurdu. "Bu yavaş seyreden bir kanser türü. Öyle hemen atlamaz başka yerlere. Sen zannediyor musun ki Lara ameliyat olduğunda üç beş aylık kanserdi? Muhtemelen sekiz ya da 10 yıllık hastaydı bu çocuk" Bu sözler aylarca kafamda yankılandı durdu. Nasıl anlamadım? Nasıl ilgisiz bir anneyim? Oysa Lara'nın sıkıntılarını son üç beş ayda yaşamıştı. Burun kanamaları ve baş dönmeleri vardı ki bunların da bu hastalığın belirtisi olmadığını daha sonra öğrendim. 6 ay geçti. Yeni tahlillerle doktora gittik. Einstein biyopsi istedi. Triglobulin seviyesine bakılacakmış. Triglobulin. Ne çirkin, anlamsız bir söz. Söylerken suda boğulan birinin sesi gibi geliyor kulağıma. Einstein, uzun ve kendince yaptığı tatlı sohbet sonrası, yine benim sorgulamamla, sıkılarak ve başını kaldırmadan biyopsi istek kağıdını yazarken "inşallah, sonuç pozitif çıkar" dedi. Arkasına "siz Lara'nın atomu aldığı hastaneye gidip daha kavga etmediniz mi?" diye ekledi. Al sana bir cahil anne örneği daha! Gidip kavga etmem lazım. Yavruma fazla atom vermişler. Oysa zarar görmeyeceğini ve tek tedavinin bu olduğunu söylemişlerdi. Ben salak! Ne atomu biliyorum! Ne birimini! Ne miktarını! Ne demek istiyorsunuz diye iki kere daha sordum. "Ben o kadar söylüyorum" dedi Einstein. Dışarı çıktık. Lara'ya aldırış etmeden geri döndüm hemen ve doktorun odasına girdim. Ayağa kalkmış, pencereden dışarı bakıyordu eli anlında. Doktor Bey, dedim, inşalah sonuç pozitif çıkar dediniz. Ne demek istediniz? "Pozitif çıkmazsa pet çekeceğiz" dedi. Sustum. Çıktım. Eve gidene kadar, susarak camdan bakan kızıma baktım. Konuşacak oldum, istemiyorum anne dedi. Her doktordan eve geldiğimizde yaptığı gibi tek başına dolaşmaya çıktı. Susmadım, ağladım. Annemle ağladık. Sonra akşam abimi aradım. Tüm sonuçları ve tedavileri diğer doktor arkadaşları ile paylaşıyorduk. Çok sinirlendi. Beni diğer hastaneye karşı kışkırtmış olmasına da sinirlendi. "Kapat" dedi telefonu. Einstein telefona cevap vermeyince Zeus'u aramış. Aylarca içimde tuttuklarımın hepsini, ama hepsini tek tek söylemiş. Zeus beni aradı, abimi şikayet ediyor. Abimi değil Lara'yı konuşalım hocam diyorum. Bu sefer de bana metastazdan kesinlikle şüphelenmediğini söyledi. 6 ay önce bana git, pet çektir diyen doktor "sadece takip edilecek bir şeyi yok" diyor. Diğeri 6 ay önce boyundadır bir yere gitmez derken, "inşallah pozitif çıkar yoksa pet çektireceğiz" diyor. Çıkan tahlil sonuçları, 0.04 triglobulin değeri ile beni çok mutlu etti. Kızıma durumu söylediğimde çok üzüldü. "Anne, inşallah pozitif çıkar demişti doktor; demek ki sonuç iyi değil" dedi. Sustuk. Einstein patoloji istemediği halde radyolog önerdiği için patoloji de yaptırmıştık. Einstein biyopsi sonucu çıktığı halde bizi aramadı. Ben uzun uğraşlar sonucu hemşiresine ulaştım. Daha sonra kendisi bir zahmet geri dönerek "BUYUR" diye başladı konuşmaya. Bana sonucu bilmeğini söylediğinde şaşırmadım. Aynı hastanede kendi istediği biyopsi sonucunu merak edip bakmaması aslında şaşırılacak bir durum değildi bizim için. Hemşiresine arattırıp nasıl bir yol izleyeceğimizi anlatacaklardı oysaki. Zaten iki senedir kendisi ile defalarca görüşmemize rağmen, iş yerlerinde yaşadığı sıkıntıları bile sohbet ortamı yaratarak bize aktardığı halde koridorda bizi gördüğünde bizi tanımıyor olmasından dolayı şaşırmamız abes olurdu. Tahlil negatif hocam. Değer 0.04 çıktı dedim. İlk tepkisi "TÜH" demek oldu. Sonra da Zeus ile abimin telefon olayını duymuş olacak ki bana iyi bir yükseldi. Patoloji sonucu da doktorumuzun beklediği gibi kötü çıkmadı. Einstein'ın hemşiresi mail atmış, 6 ay sonraya randevu alın diye.


Burada anlatamadığım daha bir sürü garip olaylar yaşadık ve hala susuyoruz. Kızımın rahatsızlığı bizim hayatımızda bir dönüm noktası oldu. Abimin doktor olması, kız kardeşimle beraber maddi, manevi yanımda olmaları süreci daha rahat geçirmemize sebep oldu. İyi ki varlar. Bu süreci yaşarken çevremizdeki insanların yaklaşımları ile ilgili bir yazı daha yazacağım. Bu lise hayatımdan sonra yazdığım ilk Türkçe uzun yazı. Sıktıysam özür dilerim. Ancak, okumayın diye uyarmıştım:)

Sağlıkla kalın.



Bu konu ile ilgili tek fotoğraf bu. Bunu da çok seviyorum. Kızım ve abim. Ameliyat yolunda hastane merdivenlerini çıkıyorlar.




30 görüntüleme

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Tuhaf bir hikaye 5

Aylin evde yalnız. Hava kararmış. Vizeler var, ders çalışıyor. Daha doğrusu ders çalışmaya çalışıyor ama aklını bir türlü veremiyordu. Ergenliğini bu kadar ağır yaşarken önündeki vizeler, finaller pek

Tuhaf bir hikaye 4

Büyük bir otelin resepsiyonunda çalışıyordu. Küçük yaşta başlamıştı bu işe. Yazları harçlığını çıkarıyordu. Büyüdüğünde de devam etti. Çünkü her zaman paraya ihtiyacı oluyordu. Çalışmadığı zaman sıkı

Tuhaf bir hikaye 3

Can sıkıcı, çok can sıkıcı diye söyleniyor, sürekli iç geçiriyordu. Bana gelse hemen ölürüm diye söyleniyordu sürekli. Gezmeyi çok seviyordu. Yaşı bir hayli yüksekti. Zaten sayılı günlerim kalmış diyo

 

Abonelik Formu

  • Facebook
  • Twitter
  • LinkedIn
  • Facebook

©2020, İşte ben! tarafından Wix.com ile kurulmuştur.